Her Türlü Acının, Yokluğun, Çaresizliğin, Bazen De Umutsuzluğun Tavan Yaptığı Sahnelerin Adı Savaş
Haber
29 Ağustos 2021 - Pazar 22:11
 
Her Türlü Acının, Yokluğun, Çaresizliğin, Bazen De Umutsuzluğun Tavan Yaptığı Sahnelerin Adı Savaş
Her Türlü Acının, Yokluğun, Çaresizliğin, Bazen De Umutsuzluğun Tavan Yaptığı Sahnelerin Adı Savaş
YAŞAM Haberi
Her Türlü Acının, Yokluğun, Çaresizliğin, Bazen De Umutsuzluğun Tavan Yaptığı Sahnelerin Adı Savaş

Her Türlü Acının,

Yokluğun, Çaresizliğin,

Bazen De Umutsuzluğun

Tavan Yaptığı Sahnelerin

Adı Savaş

 

Yaşanmış bir hayat hikayesinden

 

tüyleri diken diken eden bir kıssa...

 

En fazla iki metrekarelik bir hacmi olan insanın koskoca dünyaya

sığmaması… Öleceğini, burasının fânî bir âlem olduğunu bildiği hâlde

ne kadar yaşayacağı meçhul olan bir varlığın akıl almaz yollarla sadece

insana değil, hayvanlara, bitkilere, havaya, suya, toprağa, velhâsıl kâinâta

zarar vermesi… Savaş kelimesini tarif edecek bir söz bulamıyorum.

Merhametsizlik, hiçbir canlıya acımamak, hepsinin dünyalarını yıkmak,

zulmün en son noktasını yaşamalarına sebep olmak… Hep insanların

egosu yüzünden... Bir hırs uğruna her şeyi mahvetmek…

Güzel yurdumuz, bize ne kadar ağır bedeller ödenerek mîras kaldı.

Yaşanan, ama kayıtlara geçmeyen o kadar ilginç hâtıralar, hüzün dolu

hayatlar var ki... Keşke büyüklerimizden bu konuda daha fazla bilgi

alsaydık. Zihnimizde kalan birkaç kırık dökük kelime ile nasıl

anlatılırsa artık…

YAŞANMIŞ BİR HİKAYEDEN İBRETLİK BİR KISSA

Savaş, her türlü acının, yokluğun, çaresizliğin, bazen de umutsuzluğun

tavan yaptığı sahneler…

Bir arkadaşım anlatmıştı. Mahallemizde bir teyzemiz vardı.

Torunlarıyla birlikte akşama kadar oynar, acıkınca, susayınca

birbirimizin evlerine giderdik. Annelerimiz bizim ihtiyaçlarımızı

giderir, bizi sevindirecek şeyler verirlerdi.

Sanki bütün komşular, akraba gibiydi ya da biz öyle sanırdık,

hiç çekinmezdik. Babaanneleri olan teyze, bazen bizlere bakar,

hüzünlenir, uzaklara gözleri nemli dalar, iç geçirir, fazla konuşmazdı.

Sanki burada değilmiş gibi düşüncelere dalardı. Onun bu hâlini merak

eden annem:“-Teyze, seni bazen böyle mahzun ve düşünceli görüyorum,

bir derdin mi var?

Bazen pek dalıp gidiyorsun. Gözlerin doluyor.

Bir şeylere mi canın sıkılıyor ya da hatırına bir şeyler mi geliyor?”

diye sordu.

“-Âh evlâdım…” dedi, ama dilinden dökülenler, yüreğindeki yangının

aleviydi sanki. “İçimde öyle bir sızı var ki…

Öyle bir yara var ki, kimse çare bulamaz. Geldim, gidiyorum,

ama bir gün bile aklımdan çıkmıyor.

Yüreğim hep yangın yeri…

Bu ateş hiç sönmüyor. Bir sürü çocuğum, torunum var, şükürler

olsun ama…”

“-Hayırdır, nedir seni bu kadar derinden etkileyen?”

“-Savaş... Evler yıkan, beller büken, ocakları söndüren, gül yanakları

küle döndüren, çocukları yetim-öksüz bırakan, genç kızların dünyasını

yıkan, eli kınalı gelinleri dul bırakan... İnsanlığın bittiği zaman…”

Annemler iyice meraklanmıştı, anlatmaya başladı:

“-Ben yeni evliydim. İki aylık bebeğim vardı. Savaş bütün

acımasızlığıyla yurdun dört bir yanını sarmış, yüreklerimiz ağzımızda...

Bütün erkekler düşmana karşı vatanı savunmak için cephede...

Köyde sadece yaşlı ve sakat erkekler, çilekeş kadınlar ve çocuklar

kalmıştı. Can korkusu bir yandan, yokluk bir yandan...

Düşman geldi mi taş üstünde taş koymuyor; bitki, hayvan, insan

ne varsa yakıp yıkıyor, evlerimizi harabeye çeviriyordu.

Tabî sağ kalırsan… Her sıkıntıya katlanılırdı, ama can güvenliği olmadan

da hiçbir şey yapılamıyor. Çalışmayınca ne yiyeceksin? Hayvanlar bile

yiyeceğe, bakıma muhtaç. Zaten erkeklerimiz de yok!.. Tarlaya, bahçeye

nasıl güç yetirelim? Şimdiki gibi tarım âletleri yok; her şey insan emeği

istiyor. Traktör yok. Tarlayı sürmeye kara sabanla baş edilmiyor; öküzle

tarla sürülecek… Kadınlar da nereye koşturacağını bilemiyor.

Her gün cepheden değişik haberler geliyor; radyo yok. Bir akşam haber

gelmiş, «Düşman iyice yaklaşmış, sabaha burayı basacakmış!» diye…

«Yükte hafif, pahada ağır ne varsa bir saate kadar çıkacağız!» diye

söylediler. Zaten neyimiz var. «Hiç kimse iki bohçadan fazla bir şey

almasın!» diye tembih ettiler.

Hemen bir-iki çamaşır, birkaç lokma ekmek, bir bohçaya da bebeğimi

aldım. Koşar adımlarla çıktık. Doğup büyüdüğümüz evimiz, ocağımız…

Acaba bir daha dönüp gelebilir miyiz? Bir meçhule doğru gidiyoruz.

O gece ay karanlık, önümüzü zor görüyoruz. Ayağımızda doğru-dürüst

ayakkabımız yok. Yollar taşlı dikenli…

«-Biraz daha hızlı!» diyorlar.

Kolay değil; elimizde bohçalar, yarı aç, yarı tok koşmak… Tekrar bağırdılar:

«-Böyle çok ağır ilerliyoruz! Düşman yakalarsa, yandık! Elinizdeki bohçanın

birisini atın!» diye…

Koşmaktan, korkudan, yorgunluktan ne yapacağımızı bilemedik.

Elimizdeki bohçanın birisini atmak zorunda kaldık. Epeyce yol aldıktan

sonra içimizde yaşlılar var:

«-Biraz soluklanalım!» dediler.

Bir yere oturduk.

«-Âh yavrum!» dedim. «İçinde bulunduğumuz durumu anladı da hiç

ağlamadı, emzireyim de rahatlasın yavrum!» dedim.

Aman Allâh’ım! O da ne? Aklımı oynatacağım. Karanlıkta “bohça” diye

bebeğimi atmışım. Feryatlarım göğe ulaştı.

«-Tekrar gidip alayım!» dedim,

Tek başına, bir hayli yol… Geri nasıl gidersin? Nereye attığımı bilemiyorum.

Geri gelip yetişemem! Düşman her an gelebilir. Ellerine düşmeye gör;

hâmile kadınların bile karnını deşiyorlar. Sadece öldürseler gam değil!..

Benim acımı kelimeler ifade edemez!

Çocukları böyle oynarken görünce, acaba diyorum, benim yavrum

yaşıyor mu? Kurda kuşa yem mi oldu? Düşmanın eline geçti mi?

Bu düşünceler beni öyle yoruyor ki. Yaşadım mı, öldüm mü bilemiyorum.”

İKİ DEDEM SAVAŞ GAZİSİ

Benim iki dedem savaş gazisiydi. Annemin babası Abdullah Dedem,

9 yıl İstanbul’da seferberlikte kalmış.

Doktorlarla birlikte çadırda hastanede gelen yaralı askerleri

tedavi etmişler. Geldikten sonra da bir doktor kadar tecrübesi vardı;

her çeşit kırık çıkık, yaralı göre göre... Röntgenin, diğer

tıbbî araçların olmadığı dönemlerdi.

Bitkilerden ilaç yapar, kellere kremler sürer, diş çeker,

kulak yıkar, boğazına sülük kaçanları çıkarır. Kırık-çıkık

konusunda çok başarılıydı. Ben bunların çoğuna şâhidim,

hattâ ayağı kırılan leylek bile getirirlerdi.

Babamın babası Ali Dedem de hangi savaş bilemiyorum,

memleketi Kırşehir’in yakınlarından geçip Ankara’ya doğru yol alırken,

komutanına: “-Burası benim memleketim. Kaç yıldır çoluk çocuğumu

görmedim.Müsaade ederseniz iki gün kalayım, ben size yetişirim!” diye

izin istemiş.O da müsaade etmiş. Üst baş, saç sakal perişan, çok da

zayıflamış.Her türlü yokluk, kıtlık, bit… Yiyecek yok. Yollarda ağaç

kabukları, ot, yabanî meyve ne buldularsa…

 

Günlerce yol almışlar. Yolda askerlerden bazıları, bilmedikleri

otları yiyip zehirlenmiş; bir kısmı hastalanmış, bir kısmı ölmüş…

Dedem sokakta oynayan çocuklara yaklaşmış, acaba hangisi

benim diye bakmış.“-Gözlerinden tanıdım!” demiş.

Babam hiç hatırlamıyor babasını... Eve gelmiş. Babaannem şaşırmış,

saç sakal birbirine karışmış, toz toprak içinde bir adam…

“-Oğlum!” diye sarılmak istemiş, babam şaşkın…

Yanına gitmek istememiş. Daha sonra birliğine yetişmiş.

Fazla uzun sürmemiş, zaten savaş bitmiş.

Rahmetli babam:

“-Uzun süre alışamadım babama!” derdi.

Yaz tatillerinde Kırşehir’in kara kurt kaplıcası vardır. Bütün akraba

aynı zamanda orada bulunur; hem kaplıca, hem de sıla-ı rahim

olurdu.Bir gün babam bizi Kâmile Teyzesi’ne götürdü. Yaşlanmış

gözlerinin feri azalmış. Etrafında bir sürü evlât-torun...

Babamı önce tanıyamadı:

“-Ha sen misin Hüseyin’im!” dedi. “Artık iyice seçemiyorum.”

Birkaç saat oturduk, ayrıldık. Babam:

“-Bu teyzemin hazin bir hayat hikâyesi var.” diyerek başladı anlatmaya:

“-Hani «Yemen Türküsü» vardır ya, tam da onun için yazılmıştı sanki…

“Burası Huş’tur,

Yolu yokuştur,

Giden gelmiyor,

Acep ne iştir.” diye

Kâmile Teyze evlenir, birkaç çocuğu olur. Savaş kaçınılmaz.

Eli silah tutan herkes vatan müdafaasında…

Kocası da askere gider, ama hiçbir haber yok,

iletişim yok. Sadece Yemen’e gittiği duyulur.

Yemene gideni döner mi sandın?

Türküler, ağıtlar, acılı haberler gelir. Yıllar, aylar geçer. Savaş bitti denir.

Ama ne gelen var, ne bir haber… Ölen ölmüştür, birkaç kişi dönmüştür.

Kimsenin kimseden haberi yoktur. Yaşlı gözlerle umutla yollara baka

baka yıllar geçer.

Kime sorsa bir cevap yok; ölü mü diri mi?

Yokluk yılları… Çocuklar var, hayat zor. Artık ümidi kesmişler.

“-Sağ olaydı bu zamana kadar dönerdi! Şehid olmuştur belki…” diye,

eş-dost:“-Ölenle ölünmez, bak çocukların var. Kendini düşünmezsen

bari onları düşün!

Nasıl baş edeceksin hayatla tek başına…” diye nasihate başlamışlar.

“-Bak şu adamın karısı ölmüş, onun da çocukları var. Onlara annelik

 dersin!” diye ikna etmiş, evlendirmişler. Birkaç çocuk da ondan olmuş.

Aradan kaç yıl geçmiş bilmiyorum.

Bir gün askerdeki kocası çıkagelmiş.

Yılların hasreti; çocukları, evi…

Gelse ki ne görsün, yuvası dağılmış!

Kâmile’si elin olmuş.

Kim bilir neler yaşadı adamcağız? Belki esir düştü,

imkân bulsa koşup gelmez miydi?

“-Olsun!” demiş, “Kader böyleymiş…

Son bir defa görüp helâlleşeyim

Kâmile’mle, çocuklarımla!” diye gelmiş.

O ağlamış, Kâmile Teyze ağlamış. Yapacak bir şey yok!

Helâlleşmişler. Adamcağız, daha buralarda duramam diye

geldiği gibi sessizce gitmiş…

Bazen da gerçeklerle yüzleşmek lâzım…

 

Kaynak: Elif MENCET, Şebnem Dergisi, 2021- Ağustos, Sayı:198

 

ZULÜM NASIL ORTADAN KALKAR?

Zulüm Nasıl Ortadan Kalkar?

ZULÜM İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Zulüm İle İlgili Ayet ve Hadisler

ZULÜM KARŞISINDA SUSMANIN HÜKMÜ

Zulüm Karşısında Susmanın Hükmü

PAYLAŞ:                
Kaynak: Editör:
Etiketler: Her, Türlü, Acının,, Yokluğun,, Çaresizliğin,, Bazen, De, Umutsuzluğun, Tavan, Yaptığı, Sahnelerin, Adı, Savaş,
Yorumlar
Haber Yazılımı